Prof. Dr. Zakir Avşar: Hukuktan, demokrasiden ne anlamak lazım?

Akademisyen ve Haber7.com yazarı Prof. Dr. Zakir Avşar’ın “Hukuktan, demokrasiden ne anlamak lazım?” başlıklı köşe yazısında şu ifadelere yer verdi:

Hukuk devleti, bireyin devlet karşısında keyfiliğe karşı korunmasını esas alan kurallarla örülmüş bir yapıdır. Bu yapı üç temel ilke üzerine kuruludur. İlki kanunilik ilkesidir. Hiçbir fiil, açık ve önceden belirlenmiş bir kanuni düzenleme olmadan suç olarak tanımlanamaz ve cezalandırılamaz. İkincisi suç ve cezanın şahsiliği ilkesidir. Ceza sorumluluğu bireyin kendi fiilleri üzerinden doğar; aidiyet, kimlik veya grup üyeliği üzerinden genişletilemez. Üçüncüsü ise yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesidir. Ceza soruşturması ve yargılama süreçleri yürütme organının değil, bağımsız yargı mercilerinin denetiminde yürütülür.

Siyasi aktörler, kamuoyu mobilizasyonu sağlamak, seçmen davranışını etkilemek ve rakipleriyle mücadele etmek amacıyla zaman zaman abartılı, genelleyici ya da sert ifadeler kullanabilirler. Ancak bu söylemsel alanın, hukuk devletinin kurumsal mantığıyla karıştırılması ciddi kavramsal ve pratik sorunlar doğurur. Özellikle “kolektif sorumluluk”, “toplu cezalandırma” veya “devri sabık yaratma” gibi tartışmalar, darbe imaları demokratik hukuk devletinin temel normatif sınırlarını test eden örneklerdir.

Siyaset bilimi literatüründe kolektif sorumluluk kavramı, genellikle demokratik temsil bağlamında ele alınır. Seçmenler, bir siyasi partiyi veya hükümeti topluca destekleyerek siyasal sonuçların ortaya çıkmasına katkıda bulunurlar. Ancak bu “siyasal sorumluluk” ile “cezai sorumluluk” birbirinden tamamen farklıdır. Siyasal sorumluluk seçim yoluyla, oy verme davranışıyla, demokratik meşruiyet mekanizmalarıyla işler. Cezai sorumluluk ise bireysel fiil, somut delil, yargı kararı üzerine kuruludur. Bunun örnekleri açıktır, CHP’li adaylar yerel seçimlerde başarılı olmuş, belediye başkanı seçilmiş ama kurdukları iddia edilen yağma düzenleri nedeniyle şimdi yargılanmaktadırlar. CHP’li oldukları veya seçilmiş oldukları için değil, kişisel olarak işledikleri iddia olunan suçların hesabını vermektedirler.

Herhangi bir siyasi partinin tüm mensuplarına yönelik toplu bir cezai tasavvur, modern hukuk devletinde normatif olarak karşılık bulmaz. Zira bu tür bir yaklaşım, bireysel sorumluluk yerine kolektif kimliği cezai belirleyici haline getirir ki bu, hukuk devleti mantığıyla doğrudan çelişir. Hele bunu söyleyen bir siyasi parti lideri ise durum çok vahimdir. CHP Genel Başkanı Özgür Özel ise her yeni yolsuzluk, yozlaşma temelli operasyonda hırçınlık derecesini artırıyor, bir genel başkana yakışmayacak şekilde çılgınlık düzeyine doğru götürüyor. Düşünmüyor ki, bu operasyonlara maruz kalan kişiler ne kadar cüretkâr, hukuk dışında kalan tutum ve davranışlar içinde olmuşlar ve içinde bulundukları partiyi de çürütme noktasına gelmişler… Yine düşünmüyor ki aslında bunlara karşı ilk tedbiri kendisi almalı, parti ile ilişkilerini kesmekte bir an bile tereddüt etmemeli. Demokratik sistemi, millet iradesini, milletin seçtiği siyasal iktidarı tehdit ediyor ve bir nevi “şantaj” ile hukukun işlemesini önlemeye yönelik baskı mekanizması işletmeye çalışıyor.

Yargılama süreçleriyle ilgili olarak Özel’in sürekli olarak ifade ettiği “gün gelecek, devran dönecek” hezeyanları dikkat çekiyor. Peki neden? Yargı, CHP’den seçilmiş bazı belediye başkanlarının görevlerine kötüye kullandıkları, kamusal kaynakları hortumladıkları, hırsızlık ve yolsuzluk yaptıkları iddialarına yönelik işlemler yaptığı için. Hırsızlıkla, yolsuzlukla, yozlaşmayla suçlanan, haklarında soruşturma açılan, tutuklanan, davaları devam edenlere sahip çıkmak siyasetin, siyasetçilerin işi midir? Bu boş tehdit ve şantajlardan korkup temiz toplum mücadelesinden vazgeçecek bir tek hâkim, savcı çıkar mı? Peki, bu bir siyasal iletişim midir? Siyasetçi böylesi bir dil, üslup benimseyebilir mi?

“Devri sabık yaratmak” ifadesi, siyasal literatürde genellikle iktidar değişimlerinin ardından geçmiş dönem yöneticilerine yönelik geniş kapsamlı hesaplaşma eğilimlerini tanımlamak için kullanılır. Bu kavram, iki farklı düzeyde analiz edilebilir. Birinci düzeyde, meşru bir hukuk devleti pratiği olarak geçmişteki idari işlemlerin denetlenmesi mümkündür. Kamu görevlilerinin hesap verebilirliği demokratik sistemlerin temel unsurlarından biridir. İkinci düzeyde ise bu hesaplaşma, eğer hukuki bireyselleştirme yerine siyasal aidiyet temelinde yürütülürse, “seçici adalet” veya “siyasal intikam” algısına dönüşebilir. Bu durumda hukuk, evrensel bir normlar sistemi olmaktan çıkarak siyasal güç ilişkilerinin aracı haline gelir. Demokrat Parti’ye bu yapılmıştır, ama unutulmamalıdır ki Yassıada günümüzde Demokrasi ve Özgürlükler Adası’na dönüşmüştür…

Siyasal söylem çoğu zaman normatif hukuk dilinden farklı olarak metaforik, abartılı ve stratejik bir karakter taşıyabilir. Bu durum demokratik siyaset için belirli bir ölçüde kaçınılmazdır. Ancak bu retorik, üç kritik durumda problemli hale gelir. İlk olarak siyasal söylemin yargı süreçlerini önceden belirleyecek şekilde kullanılmasıdır ki, bu kurumsal sınırların aşılması anlamı taşır. İkinci olarak belirli bir siyasi aidiyetin suçla özdeşleştirilmesi yani toplumsal grupların kriminalize edilmesi çabasıdır. Üçüncüsü ise delil ve yargı yerine siyasi kanaatin geçmesidir, yani hukuki sürecin ikamesidir. Bu üç durum, hukuk devletinin en temel dayanaklarından biri olan “tarafsız yargı” ilkesini zayıflatır.

Alanların birbirine karıştırılması, hukuk devletinde “kolektif cezalandırma” riskini doğurur. Modern anayasal sistemler, özellikle 20. yüzyılın totaliter deneyimlerinden sonra, bu tür risklere karşı güçlü normatif bariyerler geliştirmiştir. Kısacası, siyasette geriye dönük hesap sorulmak istendiğinde kritik ayrım şudur, hesap verebilirlik hukuk içinde kaldığında meşrudur, ancak kolektif kimlikler üzerinden genişletildiğinde hukuk devleti ilkesini zedeler. Kolektif cezalandırma çağrışımı taşıyan söylemler, demokratik sistemlerde hukuki sonuçlara ek olarak sosyolojik sonuçlar da doğurur. Bunlar arasında siyasal kutuplaşmanın artması, kurumlara olan güvenin zayıflaması, “biz ve onlar” ayrımının sertleşmesi, demokratik meşruiyet algısının aşınması gibi etkiler bulunur. Demokrasi teorisinde bu durum, “polarizasyon tuzağı” olarak tanımlanır. Siyasal rekabetin yoğunluğu arttıkça, taraflar birbirini rakip olmanın ötesinde potansiyel tehdit olarak görmeye başlar. Bu söylemler ise ülkenin siyasi kültürüne ve siyaset atmosferine zarar verir.

Sözün özü, demokratik hukuk devleti içinde siyasal iktidar değişimleri gerçekleştiğinde, geçmişe yönelik hesap verilmesi ancak hukuk içinde, bireysel sorumluluk temelinde ve bağımsız yargı aracılığıyla gerçekleştirilebilir. Ama bu siyasal değişiklik de ancak millet iradesi ile olur. Toplumsal veya siyasal kimlikler üzerinden genişletilmiş cezalandırma anlayışı ise modern anayasal düzenlerin reddettiği bir modeldir. Çünkü bu tür bir yaklaşım, hukuku evrensel bir norm sistemi olmaktan çıkararak siyasal güç ilişkilerinin bir uzantısına indirger. Bu nedenle demokratik bir rejimde esas olan, sert siyasal söylemlerden bağımsız olarak, hukuk devletinin kurumsal sınırlarını korumak ve adaletin bireysel, delile dayalı ve tarafsız niteliğini güvence altına almaktır. Ancak bu şekilde hem siyasal rekabetin meşruiyeti hem de toplumsal barışın sürdürülebilirliği sağlanabilir.

Güncel Haberler

Benzer Haberler

Yorum Yaz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz