Avrupa Birliği’nin savunma endişeleri

MİNTEZ ŞİMŞEK -BHA

Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’de 2025 yılı Ocak ayı itibariyle hükümet görevini devralan Cumhuriyetçi Trump Yönetimi, bir yandan Grönland (Danimarka) üzerinde hak iddia etmek suretiyle Avrupa Birliği (AB)’ni tehdit ederken, diğer taraftan da Çin’e karşı Rusya’yı yanına çekmek ve Ukrayna’nın nadir elementleri ile benzer stratejik madenlerine el koymak amacı ile Ukrayna’yı Rusya’ya feda ederek, AB’yi de olası bir Rus tehlikesine karşı yalnız bırakabileceğini, üstü örtülü olarak beyan etmiştir.  

ABD’nin bu tavrı karşısında, durumdan vazife çıkaran AB liderleri, hızlı bir diplomasi trafiği başlatmış ve 17 Şubat 2025 tarihinde Paris’te “Ukrayna ve Avrupa Güvenliği” gündemi ile toplanmıştır. Üstelik toplantının organizasyonu konusunda en çok acele eden de 2019 yılı Kasım ayında, “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşmiştir” diyen ve yine 2024 yılı ortalarında da Fransa’nın AB’den çıkışı (Frexit) anlamına gelecek yeni bölgesel politikalar öneren, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel MACRON’dur. 

Fransa’nın ev sahipliğinde, Almanya, İtalya, İspanya, Polonya, Danimarka ve Hollanda’nın iştirak ettiği toplantıya, AB Üyesi olmamasına rağmen İngiltere’de katılmış, ABD’nin yeni Ukrayna politikası sonucu tehlike çanları çalan Avrupa’nın mevcut güvenlik politikaları, NATO Genel Sekreteri Mark RUTTE ile müzakere edilmiştir. 

NATO Genel Sekreteri RUTTE, görüşme sonucunda AB liderlerine; NATO’nun ikinci büyük silahlı kuvvetine sahip olan Türkiye’yi işaret ederek, “AB savunma iş birliği çabalarına, AB dışındaki müttefikleri de dahil edilmesinin Avrupa’nın güvenliği için hayati önem taşıdığına inanıyorum” demiştir. NATO’nun bu tespit ve kanaatine müteakiben, AB’nin güvenlik sınırları yeniden gündeme gelmiş ve Türkiye, 2 Mart 2025 tarihinde Londra’da düzenlenecek olan “Rusya-Ukrayna Savaşı ve AB Güvenliği” toplantısına davet edilmiştir. 

İngiltere’nin ev sahipliğinde NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa’nın da katıldığı toplantıda, devletlerin tamamı (Ukrayna, Finlandiya, Fransa, Polonya, İspanya, Danimarka, Kanada, Romanya, Hollanda, İsveç, Almanya, Norveç, Çekya, İtalya) Cumhurbaşkanı veya Başbakan düzeyinde temsil edilmiş, toplantıya Türkiye Cumhuriyeti adına ise Dışişleri Bakanımız Sn. Hakan FİDAN katılmıştır. Bu toplantıda alınan kararlar ve yapılan müzakerelerin devamı niteliğinde olmak üzere 20-21 Mart tarihlerinde Brüksel’de yapılan AB Liderleri Toplantısına da AB üyesi olmayan Türkiye’nin yanı sıra Norveç ve İngiltere de davet edilmiş, toplantı sonucunda; AB ülkelerinin 2030 yılı sonuna kadar Savunma yatırımları için 800 Milyar Euro kaynak ayırması kararına varılmıştır.  

Yukarıda detayı verilen istişare süreçlerinden de anlaşılacağı üzere; ekonomik birliktelik, kalkınma yardımları ve vize serbestisi gibi konularda sınırlarını Batı Avrupa’ya doğru daraltan Avrupa Birliği, göçmen ve mülteci politikaları ile savunma iş birliği konularında ise tersi bir politika güderek, sınırlarını genişletmekte, ekonomik ortaklıklar ile vize serbestisi söz konusu olduğunda, sınırlarını Kapıkule’nin Bulgaristan tarafında kapatan AB, savunma hattı, gümrük birliği ve düzensiz göç dalgalanmaları söz konusu olduğunda ise doğal sınırlarını Doğubeyazıt/Gürbulak’a kadar uzatmaktadır. Şüphesiz bu genişlemenin temel sebebi, güvenli bir sınır hattı arayışı olup halen adaylık statüsü askıya alınan Gürcistan’ın üyelik sürecinin yeniden başlatılması halinde bu sınır hattı, Kafkaslara kadar uzatılabilecektir. 

İşte bu aşamada tespit edilmesi gereken önemli konulardan birisi de AB’nin kendi güvenlik politikaları gereği genişlettiği bu güvenlik çemberine komşu olan devletlerin, örneğin Rusya’nın, İran’ın veya Irak’ın, AB ile komşu olmayı isteyip istemedikleri sorunsalıdır. Yani Rusya, Ukrayna yerine AB ile veya İran/Irak/Suriye, Türkiye yerine AB ile komşu olmak isterler mi? 

Esasen bu sorunun en net cevabını Rusya vermiştir. Rusya kendi sınırlarında, ulusal devletler (Ukrayna, Gürcistan) yerine AB’yi görmek istemediğini gerek Gürcistan gerekse de Ukrayna’nın iç işlerine karışacak derecede ki dış politikaları da dahil olmak üzere, çeşitli stratejilerle engellemeye çalışmış, AB’nin bu genişlemesini, gelecekte ki bir NATO şemsiyesi addederek, ulusal güvenlik sorunu olarak görmüştür. 

Aynı konuya İran’ın nasıl baktığına ilişkin net bir tespit yapma imkânımız bulunmamakla birlikte, doğu komşumuzun, 40 yılı aşkın bir zamandan beri kendisine her türlü ambargo ve yaptırımı reva gören AB’yi, sınırları dibinde görmekten pek hoşnut olmayacağı da ayrı bir gerçektir. 

Yine Azerbaycan ve Ermenistan’ın 2001 yılından bu yana Avrupa Konseyi Üyesi olmaları ve İran ile sınırdaş olan bu iki ülkenin, “Avrupa Komşuluk Politikası” ve “Doğu Ortaklığı” programlarında AB’nin paydaş ülkeleri olması da İran’ı ayrıca endişelendirmekte, aynen Rusya gibi İran’da, sınırlarında, ulusal devletler (Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan) yerine AB’yi görmek istememektedir. 

Diğer taraftan, devletlerin bu resmi sınır politikalarının ötesinde, bölgede yaşayan halkların da bu konuya nasıl yaklaştığının irdelenmesi gerekmekte olup geçmişten bugüne yaşadığımız olaylar, özellikle Türkiye ile komşu olan ülkelerin halklarının, bin yıldan bu yana bölgede meydana gelen her türlü afet ve kriz durumlarında, kendilerine güvenli bir sığınak olarak gördükleri Türkiye (Anadolu Coğrafyası) ile olan komşuluklarını, AB’de dahil olmak üzere hiçbir devlet veya organizasyonla değişmek istememektedir. 

Bu kanaate ulaşmama sebep olan olaylardan birisini, saha da bizzat deneyimlediğim bir örnekle izah ederek sonucu bağlamak istiyorum. 11 Haziran 2014 tarihinde DEAŞ (IŞİD)’ın Musul ve çevresini daha sonra da Telafer’i işgal etmesi neticesinde, yüzbinlerce Irak vatandaşı, can güvenliği nedeniyle ülke içinde daha güvenli bölgelere doğru göç etmek zorunda kalmış, bu göçmenlerin önemli bir kısmı da öncelikle Erbil ve Kerkük bölgesinde konaklamışlardı. Çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan ve her şeye muhtaç bir şekilde Erbil’de ki kamplara sığınan, her etnik kökenden ve inançtan bu göçmenler için Türkiye Cumhuriyeti, derhal bir insani yardım operasyonu başlatmış, tüm insani yardım kuruluşlarımız ve STK’lar tarafından, göçmenlerin sığındığı kamp ve benzeri geçici barınma alanlarına gıda, hijyen, giyecek ve ilaç yardımları yapılmıştır. 

İşte bu yardımlardan bir kısmını ilgili yerlere teslim etmek ve insani yardımı faaliyetlerini organize etmek üzere 2014 yılı Aralık ayı sonlarında Erbil şehir merkezine intikal ederek göçmen kamplarını ziyaret ettiğim esnada, bir kamp sorumlusu Erbil’in Hristiyan mahallesi olan Ankawa bölgesinde ki Saint Joseph Kilisesine sığınan yaklaşık bin kişinin, acil gıda ihtiyaçları olduğu bilgisini iletince, aynı gün Erbil Saint Joseph Keldani Kilisesine geçerek, hemen acil ihtiyaç listesi hazırlamalarını rica ettim ve ertesi sabah da depomuzda bulunanlar ile birlikte piyasadan tedarik ettiğimiz tüm ihtiyaç maddelerini, Türkiye Cumhuriyeti bayrağı taşıyan kamyonlarla Katedral’de bulunan yetkililere teslim ettim. 

Yardımların teslimine müteakip kilise yetkilileri ile kısa bir toplantı yapıp çay kahvelerimizi yudumlarken, ABD’nin Suriye’nin kuzeyinden, Irak’ın Sincar ve Musul bölgesine (DEAŞ’ın etkin olduğu alanlara) bir operasyon yapacağı bilgisi gelince, kendi aramızda bu operasyonun olası etkilerini konuştuk ve ben laf arasında, “artık ABD ile komşu oluyorsunuz” dedim. 

Bunun üzerin Katedralin en yetkili isimlerinden birisi ayağa kalkarak; “Bizim bir komşumuz var o da Türkiye’dir” dedikten sonra, “bakın Saddam Halepçe’yi bombaladığında Türkiye’ye sığındık, ABD’nin birinci ve ikinci körfez harekâtında, Türkiye’ye sığındık, iç savaş oldu, Türkiye’ye sığındık ve işte şimdi DEAŞ diye bir bela musallat ettiler ve biz yine Türkiye’ye sığınıyoruz, Türkiye’den âlâ komşu mu olur, dua ederiz ki komşumuz Türkiye daima var olsun” diyerek sözlerini bitirdi ve ben anladım ki Ortadoğu coğrafyasında ki tüm halklar, devletlerinin veya siyasilerin politikalarından bağımsız olarak, hangi dinden ve ırktan olurlarsa olsunlar, Türkiye’yi sığınacak bir liman, dar gününde imdadına  koşacak güvenilir bir komşu olarak görüyorlar. 

Bu itibarla, AB’nin Brüksel’den çizdiği yeni güvenlik sınırları ile Almanya – Fransa güdümünde belirlediği yeni güvenlik politikalarının başarılı olabilmesi için, her şeyden önce kendisine koruma çemberi olarak belirlediği alanın içinde kalan devletlerin halklarının güvenini kazanması ve bu devletlerin sınır komşuları ile barışık olması gerekmektedir.

Güncel Haberler

Benzer Haberler

Yorum Yaz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz